Tasarımcının Yolculuğu...
1972 Bulgaristan doğumluyum. Sırasıyla mühendis, gazeteci, çocuk gelişimi uzmanı, aile danışmanıyım. Uzun yıllar kurucu ortağı olduğum anaokullarımızda Çocuk Gelişimi Uzmanı ve Eğitim Koordinatörü olarak görev yaptım.
2023'de elleri, ellerimi, ellerle yapılan işleri dert edinmeye başladım; yüzlerce yıldır elle yapılan mücevher tasarımı ve Kapalıçarşı ile tanıştım. Çarşının kadim ustalarından sadekarlık, mum tekniği, mıhlama ve mine dersleri aldım.
2024’ten bu yana tümüyle el işçiliği ve geleneksel kuyumculuk teknikleriyle üreten bir mücevher tasarımcısıyım.
&
Büyüdükçe (Yaşlandıkça mı demeliyim?) daha fazla Balkan’lı hissediyorum. Balkanlarla aramda göç ederken koptuğunu sandığım kendi gibi kadim bir bağ var. Bir yarı yüzyılı geride bırakan hemen her akranım gibi ardımda kendi ayak izlerimden başka izler var. Bazıları çok sert: Göç. Göçmenin tarihinde çakıyla açılmış bir çentik izi bırakıyor. Bazıları çok derin, yer kabuğundaki çatlaklar gibi: Kayıplarımız. Bir kez yaşanınca beklenmedik zamanlarda sarsmaya ve yarıklar ya da çizgiler boyunca ilerlemeye devam ediyor. Bazıları fırça gibi, sanatsal ve güçlü. Kendinden sonraki bütün mevsimlere rengini dağıtıyor: İlkbaharımız, gençliğimiz. Genellikle bu mevsimde derlediklerimiz, cebimize doldurduklarımız, neyi, nasıl eyleyeceğimiz hakkındaki kafa yoruşlarımız yol boyunca eşlik etmeye devam ediyor.
Bir de hikayeler var tabii… Bazılarını dinledik, bazılarını okuduk, bazılarını kendimiz karaladık. Kişisel tarihimde her başlangıçta, bitişte, her seçimde, deneyimde, her cümlede en çok onların izi var: Kitaplar ve hikayeler.
Olağanüstü bir hikaye anlatıcısı olan babamın “el”lerle hem fiziksel hem de imgesel olarak çok güçlü bir bağı vardı. Hikayelerinde eller ya özne olur ya arka plandan gelir geçer ya da son söz bir şekilde ellerle bağlanırdı. Yaşamı boyunca ellerle ve bizatihi kendi elleriyle derdi oldu. 80’lerinde hala ellerine dert anlatmaya veya ellerine söz dinletmeye çalışırdı. Bir gün baktım ki; eller benim de ardımda ayak izlerimden gayrı en derin izler olmuş.
Günün birinde dağarcığıma yeni bir kitap, ellerin hikayesine de yeni bir söz eklendi: Marifet. Tüm kitaplarını okuduğum Le Guin’in, nedense en sona kalan “Marifetler”i ile eksik bir anlam, bir hacim doldu, bu söz ile bir oldu.
“Ne var canım bunda, ilk kez mi duydun? Daha güncel karşılığı var dilde.” diyebilirsiniz ve “marifet” ile “yeteneğin” aynı anlamın karşılığı olmadığı üzerine konuşabiliriz. Ya da devam edebiliriz:
50. yaşımda bir düğümü çözdüm, başka bir bağ kurdum; bundan sonrasına “el”lerimle ve bir “marifet” edinerek devam etmeye karar verdim. Kapalıçarşı’nın mesleğinin piri ustalarından sadekarlık, mum tekniği, mıhlama ve mine dersleri aldım. Ellerini izledim, ellerinin belleğini, bilgeliğini dinledim, marifetlerini gördüm. Çarşı’nın dar sokaklarında, tarihi hanlarında gümüşün zerafeti, ateşin ve minenin sırrı ile tanıştım. Kapalıçarşı’yı da, sadekar tezgahını da çok sevdim. Bu nedenle tasarımlarımı tümüyle el işçiliği ve geleneksel kuyumculuk teknikleriyle üretiyorum.
Nalan Oğuz